Ülker den İhtar

Aslında biz Ülker ile olan sorunu Sakarya nehrine atık bırakmaktan vazgeçmesi ile birlikte çözmüştük ancak Bugün (15.02.2013)  saat 15:30 da Yıldız Holding den Ülker başlıklı bir a-posta aldık, e-postayı açmadan önce çok mutluyduk, sonunda dedik, Yıldız Holding bir şeyler yapacak!

E-posta yı açtıktan sonra daha da mutlu olduk!

Yıldız Holding (Ülker) avukatı yazmıştı e-postayı, aslında altında beş veya on avukat imzası bekliyorduk ama biriyle yetinmişler.

İşgüzar avukat yazmışta yazmış, Yıldız Holding(Ülker) çok köklü bir kuruluştur, Müvekkilimin adını haksız yere kullanıyorsunuz, iddialarınız asılsız, sosyal ağlarda adını karalıyorsunuz, bu haksızlık ve hukuka aykırıdır, derhal web sitenizdeki ve sosyal ağlardaki tüm içerikleri  kaldırın yoksa bütün Türkiye yargısını ayağa kaldırırız bunada gücümüz yeter demiş ve sonuna da eklemiş gelin yargıya gitmeden bu işi çözelim demiş. (Bu işi çözmenin tek yolu artık Sakarya nehrine arıtılmamış su bırakmadığınızı açıklamaktır)

Belli ki; Ülker adının karalanmasından pekte hoşnut olmamış, halbuki adını karalayan biz değil ta kendisi, galiba haberi yok.

Ülker’in  adı karalanmasın diye biz Türkiye nin ve Dünyanın can damarlarından biri olan tatlı su kaynağı Sakarya nehrinin karalanmasına müsaade mi edeceğiz?

Üzüldüğümüz tek nokta bu ihtarnamenin  Gönüllü Koordinatörümüz ün bizzat adına da gönderilmiş olması.

İhtarname nin tamamı için tıklayınız

Bu e-posta üzerine gece 02:00 a kadar avukatlarımız ile toplantı gerçekleştirdik ve şu karara vardık.

Adli süreç için biz hazırız ya siz?

Sakarya nehri ile ilgili tüm yazılar için tıklayınız.

NOT: Biz sadece bireysel manevi ve maddi desteklerle bağımsız çalışma yürütün ender kuruluşlardan biriyiz. Gönüllü olarak, Bağış yaparak, Mağazamızdan ürün alarak, Daha fazla destek seçeneği ile bu mücadeleye ortak olabilirsin.

http://yesilasiler.com/ulkerdenihtar/

Reklamlar

Nükleer

Nükleer enerji;

Nükleer santraller geri dönüşümü ve sürdürülebilirliği olmayan enerji üretmenin yanı sıra doğa üzerinde’ de telafisi mümkün olmayan yaralar açmaktadır.

Nükleer santraller aracılığı ile elde edilen enerji pahalı olmasının yanında dışa bağımlılığı arttıran bir enerji üretim çeşididir.

Aynı zamanda daimi bir tehdit olarakta herzaman ülke içerisinde mevcut olacaktır.

Ülkeler halklarını ve topraklarını iç ve dış saldırılardan korumak için büyük zaman ve para harcayarak ordular kurarlar bu orduların maksadı düşmanların ülkeye girişlerini engellemektir. Bu sayede halk ve topraklar korunmuş olur.

Ancak büyük bir tezattır ki; Aynı ülkeler halklarına ve topraklarına en büyük düşman olan Nükleer santralleri ülkelerinin bağrına kurmaktan hiç bir çekince duymazlar.

Unutulmamalıdır ki dışardan gelecek saldırılardan çok içerdeki bu devasa düşman sinsice beklemektedir, kendisini çalıştıran ülke halkının en küçük bir hatasında be hatanın bedelini binlerce kişiye ve yüzbinlerce hektarlık toprağa zarar vererek ödetecektir.

 

Nükleer silahlar;

Nükleer silahlar ülkelerin savaş veya kendilerine tehdit olarak gördükleri ülke ve grupları zamandan ve paradan kazanmak maksadı ile topluca katletmek için kullandıkları kitle imhasilahlarıdır.

Ancak bunların kullanımları sırasında savaş halindeki iki ülke veya grup nükleer silahın kullanıldığı bölgedeki sivil halk ve doğayı tamamen göz ardı ederler.

Buda ülkelerin bir birlerine gücünü ve potansiyelini göstermek için kullandığı akıl dışı bir yoldur.

Biraz evvelde söylediğimiz gibi kitle imha silahları savaş ordu/gruplardan daha çok kullanıldığı bölge ve sivil halk için bir tehdit oluşturmaktadır.

Kullanıldığı bölgede yaşayan sivilleri anında kitlesel olarak yok eden bu silahlar gelecek nesillerede değişime uğramış genler olarak aktarılmaktadır.

Aynı zamanda bu bölgelerde on yıllarca bitki yetişmiyor ve var olan bitki örtüsü tamamen yok oluyor doğal yaşam kendini yenileyemez hale geliyor.

Yenilenebilir Enerji

Yenilenebilir enerji
Yenilenebilir enerji, sürekli devam eden doğal süreçlerde var olan enerji akışından elde edilen enerji türü.Yenilenebilir enerji kaynaklarının en büyük özellikleri, karbondioksit emisyonlarını azaltarak, çevrenin korunmasına yardımcı olmaları, yerli kaynaklar oldukları için enerjide dışa bağımlılığın azalmasına ve istihdamın artmasına katkıda bulunmaları ve kamuoyundan yaygın ve güçlü destek almaları… Bir başka deyişle, ulaşılabilirlik, mevcudiyet ve kabul edilebilirlik özelliklerinin hepsini birlikte taşıyor.Yenilenebilir enerjinin, tesisler, hayvanlar ve insanlar tarafından kalıcı olarak tüketilmesi mümkün değil. Fosil yakıtlar, çok uzun bir zaman çizelgesi göz önüne alındığında, teorik olarak yenilenemez, istismar edilerek kullanılması sonucu, yakın gelecekte tamamen tükenme tehlikesi ile karşı karşıya. 

 

 

 

Yenilenebilir enerji neden önemlidir?

Yenilenebilir enerjiler sağladığı faydalar yüzünden önemlidir.

 

Çevresel Faydaları:

Yenilenebilir enerji teknolojileri çevreyi fosil enerji teknolojilerinden daha az etkiler. Çünkü kirleticisi yoktur. Kaynağının bitmesi söz konusu değildir. Her zaman da var olacaktır. Sera etkisi ve küresel ısınma konuları sebebiyle önem verilmesi gerekmektedir.

Torunlarımızın da kullanacağı bir enerjidir.Diğer enerji kaynakları sonlu ve sınırlı iken yenilenebilir enerjiler hiç tükenmezler.

 

İş ve ekonomi:

Yenilenebilir enerji yatırımlarının çoğu, yüksek maliyetli enerji dış alımları yerine, tesislerin kurulması için malzeme ve insan gücüne yapılır. Yenilenebilir enerji için yapılan yatırımlar yapıldığı yörede kalır, iş ve lokal ekonomiler için enerji kaynağı olur.Yenilenebilir enerji teknolojileri  zaman içinde oldukça gelişmiştir, enerji üreten çoğu ülke yenilenebilir enerji ve teknolojilerini satarak ticari açıklarını kapatmaktadırlar.

Enerjinin Kullanımı

Enerji projesiEnerji insanlık tarihinin en büyük ihtiyaçlarından biridir, bu ihtiyacın karşılanması için pek çok yol geliştirilmiştir, ancak bu yollar yenilenebilir ve yenilenemeyen enerjiler olarak iki kısımdadır. Günümüzde yenilenemeyen enrjilere gerek düşük maliyet ve iş gücü gerekse hızlı ve bol sonuç almak için başvurulmaktadır.

Ancak bu yol dünyanın geleceği için büyük bir tehdit oluşturmaktadır.

Kurulan Nükleer santrallerin kazalar sonucu insanlığa ve doğaya telafisi mümkün olmayan zararlar vermesi, normal çalışmaları sırasında ise aşırı sera gazı salınımı ile ozon tabakasını yok etmeleri, termik santrallerin çevrelerini, havayı, oksijeni yok etmeleri ve bu santrallerin atıklarının sonsuza kadar dünyamızda kalacak olması başlıca sorunlar arasındadır.

Bizler bu proje ile günlük ev ve iş hayatımızda  kullandığımız enerjiye dikkat ederek enerji ihtiyacını en aza indirmeye ve kurulması planlanan santrallere tepkimizi şimdiden göstermeye başlayabiliriz.

İlk olarak ele alacağımız konu çok basit bir değişiklik içeriyor, ev ve iş yerlerimizdeki ampulleri tasarruflu ampuller ile değiştirmek, dikkat etmemiz gereken ise doğru ampulleri doğru yerde kullanmak.

 

Tasarruflu Ampul

 

Enerji projesiTasarruflu ampulleri kullanmak enerji ihtiyacınızı daha az bir sarfiyat ile karşılamanızı sağlar, ancak tasarruflu ampuller her kullanım alanında tasarruf sağlamazlar, bu ampulleri uzun zaman enerji harcanacak alanlarda kullanmalıyız, evlerimizde oturma odaları, iş yerlerimizde ofis bölümleri gibi, bu ampullerin kısa zamanlı kullanılacak lavabo ve tuvalet gibi alanlarda kullanılması ilk açıldıklarından ısınmalarına kadar geçen zamanda fazla enerji tüketmelerinden dolayı uygun değildir.

 

 

 

Armut Lambalar

Enerji projesiArmut diye tabir ettiğimiz lambaların uzun zamanlı enerji kullanımı yapılacak alanlarda kullanılmasından derhal vazgeçilmelidir.

Bu tip aydınlatma araçları uzun müddetlerde tasarruflu lambalara göre çok  daha fazla enerji harcarlar. Bu tip lambaların kısa kullanım yerleri olan lavabo ve tuvaletlerde kullanılması en uygun çözüm yoludur.

Bu tip lambaların kullanımında yine düşük güç harcayan ürünler tercih edilmelidir.

 

 

 

 

Mum Işığına Kalmamak Için

Enerji projesiHayatımızın vazgeçilmezi olan enerjiyi daha etkin ve doğru kullanabilmek için.

  •  Daha az enerji ile daha fazla verim sağlayan beyaz eşyalar tercih ederek,
  • Gereksiz yere bir an dahi su ve elektrik açık bırakmayarak,
  • Yatarken tüm cihazların fişleri çekerek,
  • Ev ve iş yerlerimize yalıtım yaptırarak,
  • Ampulleri doğru alanlarda kullanarak,
  • Klima yerine iyi bir havalandırma sistemi yaptırarak,
Hem paranızı hem enerjinizi doğru kullanabilirsiniz.

İşte ev ve iş yerlerinde  enerjiyi ve paranızı korumak bu kadar kolay.

GDO

WOFTHEW

Yaşam Patentlenemez

Uzunca bir zamandır sofralarımızı, sağlığımızı, geleceğimizi tehdit eden bir hayalet dolaşıyor etrafta. Çok uluslu şirketlerin, gözü doymaz girişimcilerin başımıza sardığı bu belanın adı: Genetiği değiştirilmiş organizmalar; kısa adıyla GDO. GDO, uluslararası literatürde kısaltılmış şekliyle “GM” veya “GMO” olarak geçen “Genetically Modified Organism”in Türkçe karşılığı. GDO’nun kapsamı içine genetik olarak değiştirilmiş bütün organizmalar giriyor. Bu yazıda kastedilen GDO’nun tarifi şu: “Modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilmiş yeni bir genetik materyal kombinasyonuna sahip olan herhangi bir canlı organizma.”

 

 

 

WOFTHEW

Biyolojik “zenginlik”

GDO’yla ilgili en önemli kaygılardan biri; aktarılmış genlerin doğal bitki türüne atlayarak, bulundukları çevredeki doğal türlerde genetik çeşitliliğin kaybına neden olmaları, yabani türlerin doğal yapılarında sapmalara neden olmaları, ekosistemdeki tür dağılımını ve dengeleri bozmaları.

Türkiye’de GDO konusunda en fazla dikkat edilmesi gereken konulardan biri bu. Türkiye, biyolojik zenginlik bakımından çok şanslı bir ülke: Örneğin Avrupa ile karşılaştırılacak olursa, Türkiye tür sayısı bakımından oldukça zengin. 11 bin bitki türümüzden 2 bin kadarı, başka hiçbir yerde bulunmayan endemik türler.

Bir ülkenin bitki ve hayvan türleri açısından sahip olduğu zenginlik, aynı yeraltı kaynakları ya da tarihi eserler gibi o ülkenin en önemli zenginliklerden biridir.

Ekolog Barry Commoner’e göre, ekolojik sistemler aşırı stres altında bırakılırsa, ani, şaşırtıcı felaketler yaşanabilir. Yapısında kimyasal ilaçtan hayvan genlerine kadar pek çok yabancı madde barındıran GDO’nun böyle bir strese yol açacağı şüphe götürmez. Commoner’e göre; “ekolojik sistem bir yükselteçtir, öyle ki bir yerdeki küçük bir çalkantının başka bir yerde büyük, uzak, uzun süre ertelenmiş etkileri olabilir.”

Modern tarımda kullanılan ve birbirlerinin genetik yönden kopyası olan çeşitler, geniş alanlarda tek tip olarak yetiştiriliyor. Bu yetiştirme yöntemi, yani monokültür, çeşitli ekonomik avantajlar sağlıyor, ancak doğada her kazancın bir de bedeli var. Örneğin, monokültürdeki tek tip bireyler hastalıklardan da aynı derecede etkileniyor. Ortaya çıkan bir hastalık tüm ürünü etkileyecek şekilde hızla yayılabiliyor.

Monokültür yayıldıkça, yediğimiz ürünlerden aldığımız besin ve damak tadı da tek tipleşiyor. Modern tarım yöntemlerinin yolaçtığı etkiler yüzünden zaten yeteri kadar azalmış olan çeşitler de GDO’nun tehdidi altına giriyor. Çünkü GDO’ların aktarılmış genleri çevresinde bulunan, geleneksel yöntemlerle üretilen ürünlere de geçebiliyor.

Arılar ve rüzgarlar GDO’lu polenleri alıp, komşunun geleneksel ekiminin üzerine bırakıyor. Böylece civardaki, bitkiler genetik olarak değiştirilmiş bitkilerin içerdiği böcek ve ot ilaçlarına karşı dirençli hale geliyorlar. GDO karşıtlarınca Frankeştayn Gıda olarak nitelenen, kolera bakterisinin genini taşıyan yonca, tavuk geni taşıyan patates, akrep geni taşıyan pamuk, balık genli domates gibi gıdaların doğal çeşitliliğe verdikleri zarar sonucunda yeni Frankeştaynların ortaya çıkmasına olanak sağlanıyor.

 

WOFTHEW

GDO ürünleri sağlığımızı nasıl etkiler?

GDO’lu ürünlerin temel sakıncalarından biri de insan sağlığına karşı olumsuz etkileri. Uzmanlara göre, sağlık riskleri şunlar; antibiyotiklere karşı dayanıklılık oluşması, gıda olarak kullanımda insan ve hayvanda toksik ya da allerjik etki yapması, doğrudan alım durumunda insan ve hayvan bünyesindeki mikroorganizmalarla birleşme ihtimali.

GDO’lu ürünlerin oluşturduğu sağlık risklerini doğrulayan bilimsel araştırmalara her geçen gün bir yenisi daha ekleniyor. Örneğin, Brezilya fındığının bir genine sahip olan transgenik soya fasulyesi, fındığa alerjisi olanlarda alerjiye neden oluyor.

Rowett Enstitüsü’nde çalışan Arpad Pusztaria’nın son deneyleri GDO’larla ilgili yeni kuşkular ortaya çıkardı. Sözü edilen çalışmada, genetik yapısı değiştirilmiş patateslerin fareler için toksik olduğu, bağışıklık sisteminde bozukluklar, viral enfeksiyonlar gibi birçok etkileri olduğu ortaya çıktı. Genetiği değiştirilmemiş patateslerle beslenen fareler gayet sağlıklıydı. Sonraki deneyler toksikliğin gen transferi yöntemiyle ilgili olduğunu ortaya çıkardı.

Bir başka deney, besinler yoluyla aldığımız yabancı DNA’nın hücrelerimize taşınabileceğini ortaya çıkardı. Yakın zamana kadar DNA’nın bağırsaklarımızda sindirilebileceği düşünülüyordu. Ancak deneyler durumun aksini kanıtladı. Bakteriyel bir virüsün DNA’larıyla beslenen farelerde bağırsak boyunca yaşayabilen ve kana karışabilen büyük virüs DNA’sı parçaları bulundu. Alınan DNA’lar lökositlerde, dalak ve karaciğer hücrelerinde de görüldü ve virüs DNA’sının fare genomuna yerleştiği kanıtlandı. Hamile farelere yedirilen virüs DNA’sı, ceninin ve yeni doğmuş yavruların hücrelerine geçtiği de belirlendi.

 

WOFTHEW | Dünya Savaşcıları | Warriors of the world

GDO verimi gerçekten artırır mı?

GDO sayesinde tarımsal üretimde büyük artışlar sağlanabilir mi? Ekoloji ve doğa bilimleri alanında çalışan her bilimcinin üstüne basa basa belirttiği gibi; doğada bedelsiz kazanç olmaz! Tarımsal üretimin artırılmasıyla sağlanan kazancın bedeli de artan çevre kirliliği, küresel ısınma, yokolan türler ve daha sayılabilecek onlarca çevre sorunu.

GDO ürünleri ile yapılan tarım çok yeni olduğu için bu konuda rakam vermek çok zor. Ancak sözü edilen kuralları bu alanda da geçerli sayabiliriz. Bu yeni uygulamayla bir süre verim artışı sağlamak mümkün, ancak bu artışı kalıcı kılmak olanaklı değil. Tabii bu arada ödeyeceğimiz bedeli de unutmamak gerekiyor.

GDO’lu çeşitlerden elde edilen verim, geleneksel tarımla elde edilenin altında. Bu, bu işin patentini alan ticari şirketlerin söylemlerini tamamen yalanlayan bir olgu. GDO’nun randımanı geleneksel tarıma oranla daha az, üstelik tohum başına daha yüksek fiyata, bakım ürünlerinde de eşit masrafa sahip.

 

Genetiği değiştirilmiş organizmalar açlığa çare olur mu?

WOFTHEW | Warriors of the world | Dünya savaşcıları

GDO’yu savunan görüşlerin dayandıkları en önemli noktalardan biri, dünyada giderek artan besin ihtiyacını karşılamak ve açlık sorununa çare bulmak için GDO’nun zorunlu olduğu.

Çoğu çevrebilimci, üçüncü dünya ülkelerinde görülen açlık sorununun, üretim potansiyelinin eksikliğinden değil, üretim kapasitesinin plansız kullanımından ve dağılımın adil olmayışından kaynaklandığı görüşünü savunuyor. Uzmanlar, mevcut tarım kapasitesinin dünya nüfusunun ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli olduğunu düşünüyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü FAO’nun 1990 tarihli raporuna göre, tahıl üretimindeki artış, nüfus artışından yüzde 50 daha fazla. Tabii bu rakamlar dünyada açlık sorunu olmadığı anlamına gelmiyor. Ancak sorun üretimden değil, dağılımın adil olmayışından kaynaklanıyor.

Açlık sorununun yaşandığı ülkelere bakacak olursak, bu ülkelerin hemen hepsinin batılı ülkelerin eski sömürgeleri olduğunu görürüz. Bu ülkelerin tarım ekonomileri başka ülkelerin yararına kurulmuş durumda. Çoğu ülke bağımsızlıklarını kazandıktan sonra dahi, dış borç vb. ekonomik sorunlarla boğuştukları için ihracata yönelik tarım politikaları uygulamışlar. Yani halkı doyuracak besinler üretmek yerine döviz sağlayacak besinler üretilmeye çalışılmış. Açlık sorunu yaşanan birçok ülkede, eskiden besin yetiştirmek için kullanılan topraklarda kahve, pamuk, muz, kakao gibi gelişmiş ülkelere satılan ürünler yetiştiriliyor. Örneğin, Etiyopya’da açlığın kol gezdiği dönemlerde bile kahve üretimi ve ihracatı sürdürülüyordu.

Diğer taraftan, konunun bir de israf ve tüketim çılgınlığı boyutu var. ABD Tarım Bakanlığı’nın verilerine göre, ABD’liler her yıl üretilen gıdanın yüzde 25’inden fazlasını israf ediyor. Araştırmaya göre, sadece 1995 yılında çöpe atılan gıda miktarı 43 milyon ton civarında. Bir kişinin günde ortalama 1.5 kilo gıda tükettiğini varsayarsak, israf edilen gıdanın sadece yüzde 5’i bile geri kazanılsa 4 milyon insanın doyması sağlanabilir.

Tarımda modern tekniklerin, kimyasal ilaçların, hormonların vb. kullanılmaya başladığı “yeşil devrim” olarak nitelendirilen süreç de kamuoyuna dünyadaki açlığa çare bulmak şiarıyla sunulmuştu. Ancak veriler iddianın tam tersini gösteriyor: Dünya Bankası’nın 1993’te yayınladığı Dünya Kalkınma Raporu verilerine göre, 1976’da düşük gelirli olarak sınıflanan ülkelerde kişi başına düşen ortalama gelir, yüksek gelirli ülkelerdekinin yüzde 2.4’ü kadardı. 1982’de bu oran yüzde 2.3’e, 1988’de yüzde 1.9’a düştü. 1980’den 1990’a kadar, düşük ve orta gelir grubundaki ülkelerde kişi başına gayri safi milli hasıladaki büyüme, gelişmiş ülkelerdekinin yüzde 52’si kadardı.

Artan besin ihtiyacına yanıt vermek ya da açlığın hüküm sürdüğü yerlere yiyecek götürebilmek için GDO’ya ihtiyacımızın olmadığı açıkça ortada. Dünyadaki açlığın nedeni yeterli besin olmaması değil, besinin adil dağılmaması ve plansız tarım politikaları. Üçüncü dünya ülkelerinin tarım politikalarıyla ilgili zaten yeteri kadar derdi varken, bu ülkelerin tarımına bir de GDO üreticisi çok uluslu şirketlerin sokulmaya çalışılmasının pek de iyi niyetle ilgisi olmasa gerek.

 

WOFTHEW

GDO üreticisi firmaların niyeti ne?

Ekolog Pimentel’in verdiği rakamlara göre, tarla için harcanan toplam enerjinin %32’si azotlu gübre üretimine, %28’i tarım makineleri yakıtına, %15’i bu makinelerin yapımı ve bakımına, %11’i çeşitli işler için kullanılan elektrik enerjisine, %4’ü ürünü kurutmaya harcanıyor. Bunlardan sonra gelen girdiler %2’şer değerle taşıma ve dağıtım, potasyumlu gübre, fosforlu gübre ve tohum. %2’den az olan girdiler de, ot ilacı, böcek ilacı, sulama ve işçilik. Görüldüğü gibi sanayileşmiş tarımda kol gücünün toplam girdiler içindeki payı oldukça az.

Tabloyu dikkatle incelediğimizde yukarıda sözkonusu olan olayın bildiğimiz anlamda çiftçilik değil, tarım sanayii olduğunu görüyoruz. İşin püf noktası da zaten burada. Çiftçi tarlasındaki ürünü elde etmek için büyük oranda bu konuda üretim yapan çeşitli sanayi kuruluşlarına bağlı. Bu sanayi kuruluşlarının büyük bir kısmının çok uluslu şirketler olduğunu tahmin etmek zor değil.

Dünyada genetiği değiştirilmiş tarım ve yem ürünlerinin tohum piyasası 8-10 firmanın elinde. Bu firmaların ana hedefi; dünyadaki tüm ülkelerin tarım ve hayvancılığını, tohum alımında kendilerine bağlanacak şekilde biçimlendirmek.

 

WOFTHEWGDO üzerindeki patent uygulamaları

GDO’lar bir hakim olma tekniğidir. Patent hakkı da bu hakimiyeti sağlayan en önemli araçtır. Günümüzde GDO’lar, özellikle tekniği ön plana çıkarılarak, hem teknik, hem de ürün olarak patent kapsamında korunabiliyor. Genetik yapısı değiştirilen ürünler patentleniyor. Çünkü bu çalışmaları yapan şirketlerin temel kazanç modeli, patent bedeli tahsil etme üstüne kurulu. Örneğin sadece mikroorganizmayı bile patent kapsamında koruyabiliyorsunuz, bunlarla ilgili büyük saklama kuruluşları var. Halbuki doğada o mikroorganizma milyonlarca yıldır yaşıyor, fakat siz onu doğal ortamından yalıttığınız ve belirli özelliklerini gösterdiğiniz, ispatlayabildiğiniz için bir tekel hakkı, korunma hakkını almak istiyorsunuz ve bu istisna size tanınıyor.

Gen bulunması ve tanımlanması çok zor olduğu ve büyük yatırımlar gerektiği için (Avrupa Patent Sözleşmesi’ne göre); bunun işlevini göstermek şartıyla, örneğin hangi proteini kodladığı, ne gibi işlevlerinin bulunduğunu ispat etmek şartıyla bir başvuru yapılıp, bu konuyla ilgili patent alınabiliyor. Oysa patent sadece yenilik özelliği taşıyan ve sanayide uygulanabilirliği olan buluşları korumak içindir. Genetik değişikliklerde, ancak değişikliğin gerçekleştirildiği tekniğin patenti alınmalıdır. Doğada bulunan genler için verilen diğer tüm patentler meşru değildir. Bunun adı biyolojik korsanlıktır.

Patent alınması halinde de genetik olarak değiştirilmiş pamuk, mısır ya da tütün tohumunu eken çiftçi, hasattan sonra elinde kalan tohumları ekinde yeniden kullanırsa, patent sahibine bir bedel ödemek zorunda kalıyor… Tarımsal üretimin en temel ve en eski yöntemlerinden olan, kendi ürününden gelecek yıl için tohumluk ayırma geleneği ve hakkı, bu şekilde ortadan tümüyle kaldırılmış oluyor.

Zengin gen kaynaklarına sahip üçüncü dünya ülkelerinin sahip oldukları kaynaklar üzerindeki patent hakları yavaş yavaş gelişmiş birkaç ülkenin, hatta birkaç çok uluslu şirketin elinde toplanıyor.

Batı’da çevreci akımların mücadeleleri sonucunda, GDO’lu ürünlerin ekimi ve ülkeye sokulması, ciddi engellerle karşılaşıyor. AB mevzuatı ile karşılaştırıldığında bu ürünlerin üretimi, ihracatı, ithalatı bakımından Türkiye’de herhangi bir hukuksal gelişme olmadığı görülüyor. Ayrıca her şey kapalı kapılar ardında cereyan ediyor. Ne tüketici, ne de üretici bu konuda bilinçlendirilmiş değil. Oysa GDO’ların doğal çeşitliliğe ve insan sağlığına zararları çok açık.

Ticaretin serbestleştirilmesi AB’ye üyelikten sonra bir zorunluluk olacak. Yani ticarete konu olan biyoteknoloji ürünleri de Türkiye’ye gelebilecek.

Örneğin, transgenik buğday çeşitlerini buğdayın anavatanı olan Türkiye’de üretmeye başladığımız zaman genetik kaynaklarımızı büyük bir tehdit altına sokmuş olacağız.

Türkiye’den ekolojik yaşamı üretim boyutundan sosyal boyutuna kadar bütünsel bir yaşam felsefesi olarak gören, dünyanın kötü gidişini engelleyici, alternatif bir yaşam biçimi olarak benimseyen bireyler olarak sesleniyoruz:

1) Gelecekte ekoloji ve insanlık adına ne kadar bedel ödeteceği belli olmayan, sistemi tümüyle değiştirebilecek, çıkaracağı sağlık problemleriyle dünyanın düzenini bozacak GDO’lu ürünleri kesinlikle reddediyoruz. Bunların Türkiye’ye sokulmasının önlenmesini istiyoruz.

2) GDO’lu tarım kendi dışındaki tüm tarım şekillerini ve özellikle ekolojik tarımı yokeden totaliter bir tekniktir. Bu nedenle GDO tohumlarının ülkemize girişi yasaklanmalı, GDO’lu tarım yapılmamalıdır. Tarımsal üretimin doğal evrelerine ve ritmine saygılı olunmalıdır.

3) GDO’lu besinler geleneksel ve yerel beslenme kültürü ve hakkına açık bir saldırıdır. GDO’lu ürünlerin ülkeye girişinin mümkün olması durumunda ve her halükarda bu ürünlerin üzerinde “ne olduklarını” belirten “etiketlerin” olmasını istiyoruz. Tüketicinin alacağı üründe GDO olup olmadığını bilmesi, seçimini kendi insiyatifine göre yapabilmesi tüketicinin en temel hakkıdır, diye düşünüyoruz.

4) GDO’lu ürünlerin kullanılmış olması ihtimaline karşı GDO’lu ürün kullandığı bilinen Nestle ürünleri gibi ithal bazı ürünlerin mercek altına alınmasını, Cargill, Novartis, Zeneca, Du-Pont, Syngenta, Monsanto ve Dow Chemical gibi GDO üreticisi şirketlerin Türkiye’ye getirdiği ürünlerin mercek altına alınmasını istiyoruz.

5) GDO’lu ürünlerin %98’i böcek ilacı içerdiği için Sağlık Bakanlığı’nın ilgili kuruluşlarınca denetlenmelidir.

6) Çiftçi örgütleri, ziraat odaları gibi kurumlar GDO’lu ürünlerle mücadele kapsamında kendi aralarında memoranduma gitmelidirler. Gelecekte olası bir GDO tehlikesinde, gen tekniklerinden ve genetik olarak değiştirilmiş ürünlerden arındırılmış olan kurtarılmış bölgeler, ancak bu şekilde oluşturulabilir.

7) Ulusal Biyogüvenlik Komitesi’ne başta ekoloji-çevre örgütleri olmak üzere, ziraat odaları, tarımla ilgili tüm sivil toplum kuruluşları ve tüketici örgütleri katılmalıdır.

8) GDO’lu tohumların ekimleriyle ilgili karşı çıkışlar ve oluşturulan memorandumlar, sadece ekolojik olarak hassas bölgelerle sınırlı olmamalıdır.

9) Genetiği değistirilmiş tarım ve yem ürünleri Türkiye’deki fiyatların çok çok altındadır. Bu fiyatlar Türk çiftçisi ve hayvancılık ile uğraşanlar için ekonomik açıdan çok cazip görünmektedir. Bu aldatmacanın karşısında gerekli bilgilendirmenin başta il ve ilçe tarım örgütleri olmak üzere ilgili kurumlarca kesinlikle yapılması, devletin ve sivil toplum örgütlerinin görevidir.

10) Ulusal Biyogüvenlik Koordinasyon Komitesi’nin çalışmaları Mart 2004’te bitiyor, ancak projenin uzatılması kuvvetle muhtemel. Bu proje çalışmaları ile hazırlanacak yasa tasarısının ilgili bakanlıklarda (Tarım, Çevre-Orman, Sağlık, vb.) görüşülüp TBMM’ye gelmesi ve yasalaşmasının en az 4-5 yıl olduğu ifade ediliyor. Bu kanunun aciliyeti ortadadır ve en kısa sürede çıkarılması gerekmektedir. GDO’lu ürünler hakkında her ülkenin kendi önlemlerini alacağı yönündeki uyarı gereği Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Genelgesi’nin 11. ve 12. Maddelerinde belirtilen yasaklamalar geçerliliğini korumalı, bu hükümlerin aksine düzenlemelere gidilmemelidir.

11) Türk Gıda Kodeksi mevzuatında GDO’lu ürünler tanımlanmalı ve insan sağlığına zararlı olduğu için yasaklanmalıdır.

12) İnsan sağlığını tehdit edecek, kamu düzenini bozacak, çevre sağlığına, ekolojik sisteme ve biyolojik çeşitliliğe zarar vereceği düşünülen buluşlara patent verilmemesi, varolan patentlerin de iptal edilmesi gündeme getirilmelidir.

13) Genetiği değiştirilmiş tarım ve yem ürünleri için mevcut yasa, yönetmelik ve mevzuatlarımız, gümrüklerimiz, analiz için laboratuvarlarımız hazır değildir. Bu hazırlıkların bir an önce yapılması gerekmektedir.

14) Ülkemizin sahip olduğu gen kaynakları en önemli zenginliklerimizden biridir. Bu çerçevede devlet ve sivil toplum kuruluşları yerli gen kaynaklarının korunması ve ıslahı için kurumsallaşmalı, gen kaynaklarımız, yasalarla çok uluslu şirketlerin tehditlerine karşı korunmalıdır.

Küresel ısınma

Küresel ısınma dünyanın geleceğini tehdit eden en büyük sorunlardan biri olduğunu hissettirmeye başlamıştır.

Ancak hükümetler kesin etkilerini görmedikleri bu yıkıcı sonu durdurmak için çok az zaman harcamaktadır.

Ancak küresel ısınma 50 yıl içinde kendini iyice  hissettirdiğinde hükümetler bunun için şimdiki zamanda harcayacakları zaman ve paradan çok daha fazlasını harcayacaklar ve başarı oranlarıda şimdikinden çok daha düşük olacak.Dünyanın gelecegini korumak ve küresel ısınmadan kurtulmak için;

 

  • Fosil yakıtların kademeli olarak kaldırılması.
  • Nükleer santrallerin inşası ve kullanımdakilerin durdurulması.
  • Termik santrallerin kapatılması ve yenilerinin inşasının durdurulması.
  • Var olan Ormanların korunması ve büyütülmesi.
  • Yenilenebilir enerjiye yönlenmek.
Yeşil asiler bunun için pek çok proje geliştirmiştir.

Hükümetlerin kısa vadede çözüm üretiyormuş gibi görünmeye çalışması uzun vadede devletlere ciddi kayıplar yaşatacaktır.

Ormanlar

Dünyamızda durmak bilmeyen bir orman katliamı gözlerimizin önünde devam etmektedir. Dünya nufusuna oranlayeterli ormanlık alan artık bulunmuyor, bu büyük orman kıyımı sonunda hava kirliliği ve ozon tabakasının dayanıklılığının zayıflaması gibi pek çok sonuç ortaya çıkıyor.

Dünyada birçok bölgelerde orman yangınları oluşmakta. Bu orman yangınlarının birçoğu bilinçli bir şekilde insanlar tarafından çıkarılmakta, bir kısmı bilinçsizce, ihmal sonucu atılan bir sigara izmariti, piknik için yakılan ateşin tam olarak söndürülmemesinden, çiftçilerimizin yaktıkları anızın rüzgar etkisiyle etrafa yayılmasından, bir kısmı da güneşin o yakıcı ve kavurucu sıcağından, yıldırım gibi doğa olaylarından, köylere veya kasabalara verilen elektrik tellerinin rüzgarla veya herhangi bir nedenden dolayı kopmasından ve daha birçok nedeni bilinmeyen sebepten dolayı meydana gelmektedir.

Maki ve fundalıklar

Fundalıklar, çok özel iklim ve toprak şartlarında yetişen alçak boylu bitkilerin (Funda, Erica sp.) hakim olduğu son derece nadir doğal yaşam ortamlarıdır. Bu yüzden dünya üzerinde son derece dar bir yayılış alanına sahiptirler.

 

Yangın

Ormanları tehlikeye sokan etkenlerin başında yangınlar gelmektedir. Özellikle yaz aylarında ormanlarımız için büyük tehdit oluşturan yangınlar, yüzlerce yılda yetişen ağaçların bir anda elden gitmesine, doğal dengenin bozulmasına, ormanda yaşayan canlı türlerinin ve doğal yaşam ortamlarının yok olmasına, topraktaki organik maddelerin yitirilmesine neden olmaktadır.